Yeryüzündeki Tohumlarız



Dünya daha milyonlarca yıl önce daha içerisinde hiçbir canlının bile yaşamadığı uçsuz, kurak ve soğuk bir gezegendi. Bir gün bir hareketlilik oldu. Bir gün bir şeyler değişti. Bu evrende belki bir ışıktı, güneşin bize vurduğu belki bir karanlıktı uzayın soğukluğu. Bir canlanma gerçekleşti sanki güneşin o ışık parçaları dünya ya değdikçe ısındı yuvamız. Biz Güneş’in serptiği yeryüzündeki tohumlarız veya belki sıradan olayların sonucu gerçekleşmiş tesadüfüz. İlk başlarda ufaktı, belli bile olamayacak şekilde mikro ufaklıklardan. Sonra yavaş yavaş büyümeye her adımımız da daha uzun mesafelerle ilerlemeye başladık. Biz buna günümüzde evrim dedik ama o zamanlar sadece yaşamın doğuşuydu. 



İlk çağlarda insanlar Güneş’e tapıyordu. Hiç düşündünüz mü? Gökyüzünde, çıplak gözlerimizle bile zor gördüğümüz, bu yıldıza tapıyorduk. Ya çok aptaldık ya da günümüzde kaybettiğimiz bakış açısını kaybetmiştik. O zaman insanlar şuan ki bilgi erişimimiz kadar, dünya hakkında çok fazla bir şey bilmiyorlardı. Hatta kendilerinin insan olduklarını bile bildiklerini sanmanız saçma olur. Onların bakış açısına göre sadece diğer hayvanlar gibi canlı bir yaşamdık. Onlar gibi yemek yiyip, avlanır ve dinlenirdik. Uyku ve rüyanın ne demek olduğunu da bildiklerini düşünmeyin daha az bilgi daha fazla aydınlıktı onlar için.

Bilgi, her zaman aydınlığa ulaştırmaz bizi. Mesela bu konuyu güzel bir örnekle anlamamızı sağlayalım. Bir oda içerisinde ortasında oturuyorsunuz. Odayı bir evren olarak düşünebilirsiniz. Odada etrafınız herhangi bir obje veya bilgi edinecek hiçbir şey bulunmamakta. Ne görürsünüz etrafınız, Oda hakkında yani evren hakkında? Mesela odanın duvarlarından ne renk olduğunu, odanın ne kadar büyük olduğunu, kapının nerede olduğuna kadar her şeyi net şekilde görürsünüz. Bunu evrene göre yorumladığımızda ise; evrenin büyüklüğünü, evrenin işleyişini ve düzenini vb. Buraya kadar hiçbir sıkıntımız yok. Şimdi bu odanın içerisinde etrafınıza binlerce kitap koyuyoruz, sanki kitaptan bir cennet gibi. Şuan etrafınızda ne görmektesiniz? Sadece bir yığın kitap ve bilgi değil mi? İşte bilgi ne kadar çok olursa ışığı o kadar az olacaktır. Bir şeyleri görmenin tek yolu o konuda her şeyi bilmek değil, o konu hiçbir şey bilmemek midir acaba? İşte ilk insanlarımızda etrafında o kalabalık bilgi karmaşası oluşmadan, dünyaya baktıkları ufuklar geniş ve anlamlıydı.

Onlar sade ve öz bir şekilde Güneş’e taptılar. Biliyorlardı ki dünyamızı ısıtan oydu. Aynı sizin içinizi ısıtan insana yakın olduğunuz gibi. İnancın temeli de sıcaklıktı. Atalarımız insanların gökyüzündeki güneşten kopan parçalarla dünyaya bir kıvılcım olarak düşen, yeryüzündeki tohumlarız dediler. Bizler ismi terra olan toprak anlamında Dünya’ya düşmüş sanki ufacık tohumlar gibiydik en başında. Her tohum gibi dünyayı soluduk, topraktan beslendik. Gün geçtikçe küçük bir bebeğin adımları gibi tohum toprağı delerek yeşerdi.

Yeryüzündeki tohumlarız biz. Çünkü belki tarihimizin en başını bilmiyoruz ama en başından bu zamana kadar aynı şeyi yapmıyor muyuz? Annemiz ve Babamız birlikte olur ve bir tohum ortaya çıkar. Anne bir toprak gibidir, Baba ise bir çiftçi. Sanki bu hikaye bize cennet bahçesinde çiftçilik yapan Adem’i anımsatmadı mı? Toprakta olan biz yaklaşık olarak 9 ay toprağın içinde gökyüzünü görmek için bekliyoruz. Bizim doğadaki bitkilerden tek farkımız toprağın içine doğru değil dışına doğru kök salmamız. İnsan olarak annemizin karnında bütün biyolojik yapımız gerçekleşir ve bir bedene sahip oluruz. Bu süreçte oluşan dış katman hücrelerde oluşmaktadır. Tıpkı deri anatomisindeki yapılar gibi aynı bitki köklere benzeyen damarlar görüyoruz.



Yukarıda görselde gördüğünüz gibi insanların derilerinin altında olan damarlar bedenimizin her yerini kaplar ve aynı bir kök gibi besin almamızı ve besin vermemizi sağlamaktadır. Bitkiler gibi toprağın dışına doğru değil, daha içe doğru açılan bir tohumuz. Böylelikle bedenimiz oluşur. Bedenimizin dışı köklerimiz, bedenimizin içerisi tohumun yeşerdiği yerdir. Bedenimizin dış katmanını aynı bitkinin köklerine benzettik peki organlarımızı nasıl oluştu?


Yeryüzündeki tohumlarız, kalbimizde bu tohumun meyvesidir. İnsan dışı nasıl köklerden oluşuyorsa bedenimizde bulunan tüm yapılarla birbirine bağlı bir yapıdadır. Bedeninizin alt tarafında olan bir olayın üst taraftan acısı niye çıkar değil mi? Kalbimiz ve diğer organlarımızda bu tohumun yeşerip büyümesiyle oluşan meyvelerdir. Böyle kıpkırmızı domates gibi düşünebilirsin kalbini. Diğer tüm anatomik yapımız aynı bir ağacı yapısına çok fazla benzerlik göstermektedir. Bundan dolayı canlılar yeryüzüne ekilmiş tohuma benzetiriz. Baktığımızda doğa, hayvan ve insanlardan önce var olduğuna göre sanki evren kendini tekrar eden ama farklı hikâyelerde anlatan bir yapıya benzemiyor mu? Düşünün bitkilerde, hayvanlarda, insanlarda temel olarak farklı hikâyelere sahip olsalar da hikayenin ana fikri bakımından aynıdırlar. Mayalıların gökyüzündeki yıldızlardan geldik demelerine şaşmamalıyız.

Yaşam, doğum ve ölüm arasında gerçekleşmiş ufak bir meseledir. Bu meseleyi büyütmekte küçültmekte insanın elinde olan bir şeydir. Gökyüzünde Güneş’ten geldik evimiz olan toprağa geri gidiyoruz. Bu yüzden mi Antik Mısırlılar öldükten sonra firavunları çiftçi yapıyor. İnsanlar yeryüzündeki tohumlardır çünkü evrenin yalnızlığına ortak olmalıydık. Bir canlılık olmalıydı bu sessizliğin içinde. Yahudiler der ki; Adam(insan) ilk başta Tanrı tarafından arkadaş olsun diye yaratılmış. Evrenin canı sıkılıyormuş anlaşılan, bir sıcaklık istemiş soğukluğunun içinde…

Gökyüzüne her baktığınızda gördüğünüz ilk yıldız her zaman sizsiniz. Işıkla kalın…

İlk yayınlanan site : https://gopsikoloji.com/yeryuzundeki-tohumlariz/ 

Latest
Next Post

0 Post a Comment: